Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz

 
Gelişmiş Arama

64524 Mesaj 9901 Konu- Gönderen: 3542 Üye - Son üye: Yusuff76
Sayfa: [1]   Aşağı git
Yazdır
Gönderen Konu: MUHARREM AY’I ORUCU  (Okunma Sayısı 3525 defa)
AlevîGenç
Tam Üye
***
Mesaj Sayısı: 134



Site
« : Kasım 18, 2012, 04:33:15 ÖS »

MUHARREM AY’I ORUCU

Muharrem Ay’ı; Arâbî aylardan olup, dört harâm aydan birisidir. Harâm aylar ise, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamberimizin (a.s) ifâdeleri ile sâbittir ki, savunma amaçlı savaşlar hâriç, sebep ne olursa olsun her türlü savaş ve kıtâlın yasak olduğu aylardır. Bu dört aya harâm aylar denilme sebebi de bundandır.

Harâm aylar; üçü peş peşe gelen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ile tek olarak bulunan Receb Ay’ıdır.

Harâm ayların bu dört ay olduğu hem Ehl-i Sünnet (Sünnî) Müslüman’ların, hem de Ehl-i Şîa (Alevî) Müslüman’ların ortak olarak ittifakla kabul ettikleri bir husustur.[21]

Muharrem ayının ve diğer bütün ayların ay yılına göre bilinen şekilde her yıl belli günler geri giderek başladıkları bilinen bir gerçektir. Bundan dolayıdır ki kurban da her yıl farklı zamanda olur, Ramazan da farklı zamanda olur, Muharrem de farklı zamanda olur. Bu uygulama hem Peygamber efendimizin (a.s) zamanında ve hem de Oniki İmâm (a.s) efendilerimizin zamanında bu şekilde devâm etmiştir. Hattâ Hacı Bektâş-ı Velî (k.s.) ve bu coğrafyalarda yaşayan cümle erenlerin dönemlerinde de böyle kabul edilmiş, bu sürek böylece gelmiştir. Bazı çok bilmişlerin, kendilerini Hz. Peygamber efendimizden (a.s), Oniki İmâm’larımızdan (a.s) ve gelmiş-geçmiş bütün erlerden-erenlerden akıllı(!) sananların ise, ibâdet ve matem günlerini faşizan hedefleri ve ümmeti bölmek amacıyla sâbitleştirmeye ve kendilerince birtakım haklı gibi görünen mantıki görüşlerle güneş takvimine göre belli bir ayda yerine getirmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Bu sivri zekalara sadece şunu diyoruz: Siz nesiniz? Kimsiniz? Müslüman mısınız? Yol ve erkân olarak kime tâbisiniz? Peygamber efendimiz ve Oniki İmâm’larımızı kendinize rehber ediniyor iseniz onlara uyun. Yok, Ondört Masûm’u (a.s) tanımıyor ve kabul etmiyorsanız, o zaman bu kutsal isimlerin arkasına sığınarak Alevî-Bektâşî Müslüman’ların kafalarını karıştırmayın. Bölücülük yapmayın. Olduğunuz gibi görünün ki insanlar sizi tanısınlar, iç yüzünüzü anlasınlar. Böyle bir zaman ayarlamasını yapmayan Ehl-i Beyt İmâmlarından ve İslâm coğrafyasının yetiştirdiği bunca evliyâdan siz daha mı üstün ve akıllısınız?

İnsanlarımızdan bir kısmı da Muharrem ayında oruç tutmayı farz olarak görmekte olup, daha da ileri giderek, Ramazan ayı orucu için; “Sünnîlerin orucudur, İslâmiyet’te böyle bir oruç yoktur(!) İslâm’daki oruç; Muharrem ayı orucudur. Bu oruç gerçek Müslüman’lar olan biz Alevîlerin orucudur(!) vs.” derler.

Bütün bu sözler cehâletten kaynaklanabildiği gibi, bu görüşlerin sâhipleri arasında; kasıtlı olarak düşmanlıklar körükleyenler, Müslüman’ları bölmeye çalışanlar, Alevî-İslâm anlayışını olabildiğince Kur’ân ve Ehl-i Beyt’in nurlu yolundan uzaklaştırmaya gayret edenler, Sünnî Müslüman kardeşlerle, Alevî Müslüman’ların ortak paydalarını mümkün olduğunca yok etmeye çalışan, aradaki uçurumu kapatmak yerine daha da derinleştirmeyi amaç edinen, İblis’in (l.a.) gönüllü yardımcıları konumundaki Hizbu’ş Şeytân’ın (Şeytânın partisi, taraftarı, gurubu) askerleri de vardır. Câhilliğinden dolayı bu tür sözleri söyleyenlere okumak sûretiyle ilimlerini arttırmalarını ve gözlerini, kulaklarını doğruya açmalarını tavsiye ederiz. Kötü niyetle böylesi görüşleri savunan ve yaymaya çalışan şeytânın taraftarlarını ise Allâh’a şikâyet eder, kendilerine hidâyet dileriz. Hidâyete gelmeyecek olanların da şerrinden Allâh’a sığınır ve onlara hak ettiklerini vermesi için Allâh’ımıza duâcı oluruz.

Ancak, böyle bir sakat bir anlayışın oluşmasında târihteki bazı cinâyetlerin etkisi de olmuştur. Buna da kısaca değinelim:

Biz Müslüman’lar târihimize baktığımızda esefle karşılayacağımız bir çok hatalar ve zulümler olduğunu görürüz. (Târihimizin aydınlık çehresi ise buradaki konumuzun mevzuu değildir.) Peygamberimizin (a.s) henüz bedeni soğumamış, O’nun gönülleri okşayan tatlı sesi kulaklardan daha gitmemişti ki bir irticâ tûfânı, İslâm beldelerini sarmış, kasıp kavurmaya başlamış idi. Bu tûfân Emevizm ideolojisi idi. Bu ideoloji Müslüman’ları tahakkümü altına almaya başlamış, Peygamberimizin (a.s) tertemiz ashabı (r.a.) katliamdan geçirilmiş, Ehl-i Beyt’in sîmâları bir bir karartılmaya, sesleri kesilmeye çalışılmış, dillere zincirler vurulmuş, tabir-i câiz ise taşlar bağlanmış itler ise sokağa salıverilmiş idi. İtlerin en çok ısırmaya çalıştığı, saldırdığı kimseler ise târihen sâbittir ki Ehl-i Beyt’in taraftarları olan adâletçi, hürriyetçi, özgürlükçü, Haktan yana olan, her türlü despotizme, adam kayırmacılığa, sömürüye, ırkçılığa, karşı duran Şîalar-Alevîler idi.

Bakalım hele;

Fârûk-u Ekber İmâm Ali mi (a.s) savaşlarda haksızlığa, zulme uğramadı?

Şahlar şâhı mı O mübârek günde (19 Ramazan-ı Şerîfte) oruçlu iken hem de Allâh’ın evinde mazlûmen şehît edilmedi?

Fâtımatü’z-Zehrâ mı (a.s) nice gam, keder ve üzüntüyü o gencecik yaşında tertemiz kalbine gömüp Sevgilisi Allâh’ın elçisine kavuşmadı?

Adâlet yanlısı, Kur’ân’ın tavizsiz savunucuları olan bir çok sahabî mi (r.a.) sürgün edilmedi, dövülmedi, kaburgaları kırılmadı?

Yine nice yiğitler, erler mi haksız yere katledilmedi? Hıcr b. Adî’ler ve dostları gibi...

Hasan Hulk-i Rızâ mı (a.s) sinsice bir iç düşman ile zehirlenmedi?

İmâm Hüseyin (a.s) ve Şîaları mı kıyımdan geçirilmedi?

Evet... Zulümler Emevîlerle sınırlı mı? Abbâsîlerde benzer zulümleri sergilemediler mi? Kimi Osmanlı padişahları da ciğerler parelemedi mi, ocaklar söndürmedi mi, yuvalar yıkmadı mı? Baskı ve zulüm yapmadı mı? Bu gün de sıcak ve soğuk savaş şeklinde dünyânın bir çok yerinde benzeri şeyler olmuyor mu?[22]

Uzun sözün kısası; İnsanlar birbirlerini dinlemedi, anlamadı, hoş görmedi, tanımadı. Birbirleri ile Kur’ân buyruğuna uygun bir tarzda konuşup, tartışmadı, “...doğrulardan iseniz delilinizi getiriniz...” [Bakara (2): 111] emrindeki inceliği kavrayamadı. “İyilikle kötülük bir olmaz. (Sen kötülüğü) en güzel şekilde sav! O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse âdetâ sıcacık bir dost oluvermiştir.” [Fussilet (41): 34] fermânının sırrına eremedi. “Sen hikmet ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et!.. (Tartış, konuş.)” [Nahl (16): 125] ilâhî emrine uygun hareket etmedi ve’s-selâm...

İşte bu zulümler ve anlaşmazlıklar atmosferi içerisinde, târih boyunca baskı altında tutulmuş, iç ve dış düşmanlar tarafından saptırılmaya çalışılmış bir topluluğun içinde bulunacağı psikolojik hal-tavır ve inançların tahlîlini yapmaktayız.

Görüntü şu; Madem ki filanlar benim düşmanım, bana hayat hakkı tanımıyor, öyleyse ben de öyle biri olmalıyım ki, biz de öyle birileri olmalıyız ki onlarla benim-bizim aramızda hiç bir benzerlik olmamalı. Sürekli onlara her şeyimizle muhâlefet etmeliyiz. Öyle ya; Peygamberimiz de (a.s); “Kim bir topluluğa benzerse o da onlardandır.” buyurmuyor mu idi? İşte size târihin akışı içerisinde cehâletin, buğzun, kinin getirdiği bir yaşam tarzı: Düşmanım ne yaparsa tersini yapmalıyım!

Onlar ki madem namaz kılıyorlar, öyleyse biz namaza alternatif olarak niyâzı kabul ederiz. Bu namaz kavramını dışlar mümkün olduğunca ondan uzak dururuz!

Onların namazı var ise, bizim de niyâzımız olmalı!

Onların cemaatı varsa, bizim de cemimiz olmalı!

Onlar ibâdet yerlerine câmi diyorlarsa, biz de cem evi deriz!

Onlar sakal bırakır, bıyığı toplarlarsa, biz de ikisini birlikte bırakırız. Zîrâ bıyıkları toplamak bilmem kimden kaldı!

Onlar yemekte birbirlerine “âfiyet olsun” derlerse, biz de “helâl olsun, yarasın” deriz. Zîrâ âfiyet filankesin yakınının adıdır.(!).

Onlar Ramazan’da oruç tutarsa, biz de Muharrem de tutarız!

Onlar din önderlerine hoca, âlim, şeyh, vs. derlerse, biz de dede, baba, ocak vs. deriz!

Onlar içki haram derlerse, biz de “dolu” ve “dem” adı verir içeceğimizi içeriz!

Onlar ağlarsa, biz güleriz, onlar gülerse, biz ağlarız.

Onlar sağdan giderse, biz soldan gideriz, onlar soldan giderlerse biz de sağdan gideriz!...vs. vs.

Oysa, bu, Müslüman olmak, hele de Alevî bir Müslüman olmak demek değildi.

Muharrem ayı orucunu, Ramazan ayı orucuna karşılık sâhiplenme ve kabul etme olayı da bu tezatlığın tabii bir sonucu ve acı bir meyvesidir.

Bugün;Bu tatsız zıtlığın ve kör dövüşünün peşini bırakıp doğruya kucak açma vaktidir.

Bugün;Hakkı tasdîk, bâtılı tekzîb vaktidir.

Bugün;Târihe, atalara tapma değil, Allâh’a kul olma vaktidir.

Bugün;Yanlışları tekrâr etme değil, yanlışı düzeltme vaktidir.

Bugün;Kör olma değil, kardeşinle bir olma vaktidir.

Bugün;El ele, el hakka ulaşma vaktidir.

Bugün;Şerîat gemisiyle, Tarîkat denizine açılıp, Marifet’le dalgıç olup, Hakîkat incilerini çıkarma vaktidir.

Biz de Akıl gemisiyle, Ehl-i Beyt’in denizine açılarak bakalım, bu denizde Muharrem ayı ve Âşûrâ orucu ile ilgili ne inciler var?

İmâm Ali Zü’n-Nûreyn[23] (a.s) buyurdular ki; “Muharrem ayının dokuzuncu ve onuncu günü oruç tutunuz. Zira o iki günün orucu, bir yıllık günaha keffâret olur.”[24]

Ehl-i Beyt İmâmlarından (a.s) nakledilmektedir ki; “Resûlullâh (a.s) Âşûrâ günü oruç tuttular.”[25]

İmâm Muhammed Bâkır’a (a.s) soruldu; “Âşûrâ günü tutulan oruç hakkında ne dersiniz?” İmâm (a.s) buyurdular; “Âşûrâ gününün orucu Ramazan ayı orucunun farz kılınması ile terkedilen bir oruçtur...”[26]

İmâm Seccâd Zeynü’lâbidîn (a.s) buyurdular; “... Âşûrâ orucunu tutmak kişinin kendine kalmıştır. Dilerse tutar sevâbını alır, dilerse tutmaz sevâbından mahrûm kalır.”[27]

Abdullâh b. Sinan adlı râvi diyor ki; “Âşûrâ günü İmâm Cafer Sâdık’ın (a.s) yanına gittiğimde, göz yaşlarının yanaklarından aşağıya inci gibi süzüldüğünü gördüm.

Sordum: “Niçin ağlıyorsun ey İmâm?

Buyurdular (a.s); “Sen gaflet içinde misin? Hüseynimin (a.s) böyle bir günde musîbete uğradığını bilmiyor musun?”

Dedim: “Bugün (Âşûrâ gününde) tutulan oruç hakkında ne dersiniz?”

Buyurdular (a.s); “O gün oruçlu ol. Yalnız gün boyu oruçlu olma. İmâm Hüseyin (a.s) ve taraftarlarının şehâdet şerbetini içtikleri saatler olan ikindi saatleri civarında bir yudum suyla iftar et.Orucunu aç. Zîrâ o günün bu saatlerinde Ehl-i Beyt’in (a.s) şehâdeti tecelli etti...”[28]

Ehl-i Beyt İmâmlarından (a.s) Âşûrâ orucunu tutmamak gerektiğine dâir bazı rivâyetler de vardır. Şöyle ki;

Râvi diyor ki; İmâm Ali Rızâ’ya (a.s) Âşûrâ orucunu sorduğumda;

“Bana ibn-i Mercâne’nin (Ehl-i Beyt düşmanı bir kimse) orucunu mu soruyorsun? Bu günün orucu Hüseyin’i (a.s) öldürmelerinden dolayı duydukları sevinçten ötürü Emevî zâlimlerinin insanları şükür amacıyla davet ettikleri bir oruçtur...” buyurdular.[29]

İmâm-ı Âzâm Cafer Sâdık’a (a.s) Âşûrâ günü orucu sorulduğunda buyurdular; “Bugünde oruç tutanın elde ettiği sevap(!) Emevî zâlimlerinin (İbn-i Mercâne ve Âl-i Ziyâd’ın (l.a.)) elde ettiğinin bir benzeridir.” Soruldu ki: “Onların bu günde elde ettikleri nedir?” Buyurdular (a.s); “Ateştir. Allâh bizleri ateşten ve ateşe (cehenneme) yaklaştıracak amellerden muhâfaza buyursun.”[30]

Hakkın dili İmâm Cafer Sâdık’a (a.s); Muharrem ayının dokuzuncu günü ve Âşûrâ günü (onuncu günü) orucu hakkında sorulduğunda, buyurdular; “O günler İmâm Hüseyin (a.s) ve Ashâbının (r.a.) kimsesiz, garib ve musîbette oldukları günlerdir. Bu günde oruçmu olur? Kabe’nin Rabbine and olsun ki o günler oruç günü olmayıp, yer ve gök ehli ile bütün müminlere hüzün ve musîbetin çöktüğü, Emevî cânîlerinin ve Şam ehlinin ise sevinip, ferahladıkları günlerdir. O günde Şam ehli hâriç yeryüzünün tamâmı ağladı. Kim ki o günde oruç tutar ve o orucu ile Allâh’a yakınlaşma amacı güderse, Allâh onu Hüseyin’in (a.s) kâtilleri ile berâber haşreder...”[31]

Rivâyetlerin iki gurubundan şunu anlamaktayız;

İmâmların (a.s) yaşadıkları günlerde insanlar Âşûrâ orucu hakkında farklı inanç ve uygulamalar sergiliyorlardı. O günküresmi ideoloji taraftarları Âşûrâ orucunu düzenin telkîn ve daveti sonucunda Ehl-i Beyt’in katledilmesine ve esîr edilmesine karşılık bir şükrün nişânesi olarak tutuyorlar ve bu hareket ile de Emevizmin savunuculuğunu ve taraftarlığını yapıyorlardı. Hâkim olan zihniyet ve yaygın olan bu uygulama ile ne yapacağını bilemeyen bazı samîmi ve saf dostlar ise İmâmlardan (a.s) bu orucun iç yüzünü öğrenmeye çalışıyorlardı. İmâmlar da (a.s) kişinin durumuna ve anlayış seviyesine-kapasitesine göre zâhirde farklı gerçekte ise aynı hedefe yönelik açıklamalar yapmışlardır.

Günümüzde ise adı geçen anlayış târihin çöplüğüne atılmış, o zâlimler hemen herkesçe lânetle anılıyor olduğuna göre bir Ehl-i Beyt muhibbi ne tür bir tavır ve amel sergileyecektir? Mümin canlar, üzerlerine farz olan oruçlarını tuttuktan sonra, Muharrem ayı orucunu ise farz gibi itikât etmeyip, Ramâzan orucu imiş gibi görmeden, dilerse o musîbetleri biraz olsun tatmak, gözyaşı dökmek, O şehitler ile hemhâl olmak amacıyla on-oniki gün, oruç tutarlar , yahut da güçleri yettiği miktarda Allâh Rızâsı için oruçlu olurlar. Muharrem ayı orucu tutulduğunda iftâr vaktinden sonra su içmemek, et, yumurta, soğan, vb. zevk verici şeyler yememek, tıraş olmamak gibi ameller ise orucun şartlarından değildir. Bu, sadece edep, saygı ve ogünkü musîbete duyulan ilgi ve üzüntünün bir ifâdesidir. Bu, bir gönül ve aşk işidir. Kalbinde bu aşkın ateşini yakan bir kimse, değil on-oniki gün gam, keder ve üzüntülü olmak, belki bir ömür hüzünlü olmalı, gülmeyi unutmalıdır.

Dedik ya bu bir gönül işidir. Nerede bulacaksın, Yusuf’unu kaybetmiş Yakûb misali yıllarca ağlayan yüreği yaralı bir er?

Nerede bulacaksın, biricik babası, Hakkın Mustafâ’sı, Rahmeten lil âlemîn’in (a.s) âhirete hicretinden sonra gözleri kurumamış vefâlı dost Fâtıma misâli bir Kevser?

Nerede bulacaksın, bir fidanı Kerbelâ’ya dikmiş, O’nu bir ömür boyu göz yaşı ile sulamış ve gelecekte binlerce Hüseyin yetişmesine emek vermiş kanadı kırık kuş misâli Zeynelâbidîn gibi bir yâr?

Ne mutlu onlar gibi gözleri yaşlı, kalbi yanık, gönülleri uyanık olanlara!

Allâh cemî cümlemizi anlayışlı kullarından eylesin. Bizleri Kur’ân’ın ve Ehl-i Beyt’in aydınlık yolundan ayırmasın!

Hak ehli; Hakka uyandır.
Kayıtlı

Şefât Yâ ResulallâhSufi Mezhebimin Nesin Sorarsın
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz
Gözlüye Gizli Yok Ya Sen Ne Dersin
Biz Muhammed Ali Diyenlerdeniz...   

"Lailahe İllallah,Muhammedin Resululah,Aliyyen Veliyyullah"

http://www.facebook.com/SafeviDevleti
Sayfa: [1]   Yukarı git
Yazdır
Gitmek istediğiniz yer: