Hz ALİ(a.s)'IN AHLÂKİ KİŞİLİĞİ

(1/1)

mücahid:
Hz. Muhammed’in yanında yetişen Ali ahlâklılığın, erdemliliğin, olgunluğun canlı bir örneğidir. En belirgin niteliklerinden biri “güvenilir olmak”tır. Tarih boyu dillere destan olacak ölçüde eli açık ve cömerttir. Yardımseverlik ve insanlarla dayanışma içerisinde olma, yoksulu, kimsesizi, güçsüzü koruma onun simgeleşmiş özelliklerindendir.[1]

Alevi-Bektaşiliğin temel ahlak ilkesi olacak “Eline, Diline, Beline sahip olmak” anlayışını Ali ilkeleştirir. Yolun ana ilkesi haline getirir. Bunlara uymamanın toplumu bozacağı, birbirine düşüreceği düşüncesindedir. Onun söz ve konuşmalarını içeren kitabında ve şiirlerinde bu ilkeleşmiş düşüncelerini şöyle dile getirilir:

“…Halkı ayırmaktan sakının. Dilinizi uz tutun. Gönlünüz başka düşüncede, diliniz başka sözde olmasın. Herkesin dilini zaptetmesi gerekir. Çünkü bu dil serkeştir. Sahibini eğri yola götürür, saptırır. (…) İnsanın dili gönlünün ardındadır. Münafıkın diliyse, gönlünün ardında. İnanan bir söz söylemek istedi mi, önce gönlünden geçirir o sözü. Bir düşünür hayırsa söyler. Şerse vaz geçer. Münafıksa diline geleni söyler. Hangi söz kendizine yarar sağlar, hangi söz zarar. Düşünmez bile. (…) Kim yüce Tanrı’nın, avucu Müslümanların kanlarından, mallarından tertemiz olarak ulaşmak isterse, dilini onların ayıplarında korusun”.[2]

Bu anlayış Ali’nin şiirlerinde; “dilini tut!”, “Sana söyleneni başkasına söyleme”, “dilini tut, kaçın gönül kırmaktan. Gönüldeşini iyi aydın olandan seç. Kimseye eziyet etme, edeni de engelle” biçiminde dile getirilir.[3] Koğuculuğun, insan çekiştirmenin her türlüsüne karşı çıkar.[4] İkiyüzlülükten yakınır. Çevresindeki bu tür insanların dolu olması onun kendini yalnız hissetmesine neden olur. Ali, bu durumu şiirlerinde defalarca dile getirir.[5]

Beline sahip olmayı o, “şehvetler elbisesinden soyunmak” olarak anlar.[6] Dürüst ve olunduğu gibi görünmeyi insan kişiliğinin sağlamlığı olarak düşünür. İnanırlardan, “renkten renge girmek”ten kaçınılmasını ister.[7]

Ali, dürüstlüğün simgesidir. Haklara saygılıdır ve kesin saygı gösterilmesini ister. “Kul hakkı” onun için kutsal haklardandır. Kimsenin hakkının alınmasını istemez. Günümüzdeki hortumculara, rüşvetçilere, armağancılara ders verircesine bir ahlâklılık sergiler. Ona göre;

“Bir karıncanın ağzındaki bir arpa tanesinin kabuğunu almak, bu yolla da Tanrı’ya isyan etmek için bana yedi iklimi (alemi / dünyayı) ve bu iklimlerin altlarındaki ülkeleri verseler, gene kabul etmem ben”.[8]

Erdemi ve olgunluğu esas alan İmam Ali; “yoldan çıkmış, sapmış, başıboş kimse”lerle “bilgisizliği nefsinde toplamış kimse”leri oldukça kabul edemeyeceği kişilik tipleri olarak görür.[9] Çünkü; o mutevazılığı ve bilgiyi, bilinci, çalışmayı, üretmeyi, topluma yararlı olmayı, dayanışmayı esas alan biridir. Üretmeyi, ilerleme olarak görür. Toplumsal gelişmeyi, toplumsal üretime ve çalışmaya bağlar. Özgür insan olmanın yolunu çalışmaya bağlar. Bunların da, insanlık için esas olmasını düşünür.[10]

Hz. Ali, “İslam’ın koşulları”nı Sünni eğilimin anladığı biçimde anlamaz. O, bu tapınımların dışsal / zahiri anlamlarını değil içsel / batın anlamlarını anlar ve yaşama geçirmeye çalışır. Ona göre, bu tür tapınımlar insanda kişilik eğitimidir (nefis terbiyesi) ve kişiliğin olgunlaşmasını amaçlar. Kişiyi Alevi deyişiyle “turap kılar”. Kimsesizin, yoksulun durumundan anlamasını sağlar. Yardımlaşmayı, dayanışmayı güçlendirir. İyiliği, insan severliği namazdan, oruçtan “üstün” tutar.[11] Yani olaya toplumsal yaklaşır. Sünni İslamsal dünyanın katı kuralcılık çerçevesinde yürüttüğü ve salt biçimsel düşündüğü bu tapınımlara ilişkin Hz. Ali’nin değerlendirmesi şöyle olur:

“Namazda gönül alçaklığıyla en yüce yeri, alınları toprağa koymak, yüzleri toprağa indirip organların en değerlilerini yeryüzüne koyup küçülmek, oruçta da karınları açlıkla sırta yapıştırarak kibirden kurtulmak, insanları alçalmaya alıştırmak gibi hikmetler vardır. Zekâtda da yeryüzünde biten şeyleri, bunlardan başka varlıkları, yok-yoksul kişilere vermek, onlara yaklaşmak amaçları vardır. Bunlarda bulunan, insanda görünen, övünmeye ait şeyleri yok eden, ululanmaya dair beliren niteliklerden insanı alıkoyan şeylere bakın”.[12]

Ali, şiirlerinde tutkulardan uzak mutasavvıf bir kişilik sergiler. Ün, varlık, varsıllığı boş görür.[13] Gönül zenginliğini, mal zenginliğinden üstün tutar. Erdemi, olgunluğu; kişinin kendisini bilmesi olarak görür.[14] Bu anlayış daha sonraları Yunus, Hacı Bektaş, Mevlana ve daha birçok mutasavvıf düşünürde “sen seni bil sen seni” biçiminde ilkeleşecektir. Demek ki, bu erdemlik anlayışının kaynağı Hz. Ali’dir.

Ali, kişinin topluma ayak uydurmasından, gelişmeleri benimsemesinden yanadır. Bu nedenle yumuşak başlılığı (hilm) önerir. Toplumda geçinmenin, kaynaşmanın, birlikte yaşamanın en belirgin kuralı olarak “hilm”i görür.[15]

Ali’de “erdemlilik”; birey için insan olmanın özelliği ve bu özelliğe ulaşabilmenin yoludur. “Erdemlilik, temiz ahlâk, iyi ve güzel düşüncedir”. Erdemli olmanın koşullarıysa Ali’ye göre; din, akıl, bilim-bilgi, hayal ve umud etmek, cömertlik, konukseverlik, arı ve saf insan olmak, sabır, teşekkür duygusuna sahip olmak, yumuşak karakterli olmaktır.[16]

Hz. Ali toplumu içten içe kemiren yozlukların tümüne karşıdır. “Kan davası” bunlardan biridir. Yaşamı pahasına bu sorunla savaşmıştır. Suikaste uğramasına karşın, ölüm anında bile “kan davası”nı reddetmiş, “öc alınmamasını” istememiş, saldırganın yargılanmasını buyurmuştur. Sağ kalması durumunda kendisinin de böyle böyle yapacağını belirtmiştir.[17] Görüldüğü gibi, bunlar bir erdemlilik örnekleridir. Ali’nin bu erdemlilik örnekleri zaman zaman şiirlerinde de “öc alma”ya karşı çıkılarak dile getirilmiştir.[18]

Ali toplumun alt katmanlarının ve üretici kesimlerin savunucusudur. Bütün bunlar emeğe olan saygısının gereğidir. Bir vesileyle; “köylülere, ekincilere sert davranılmamasını” ister. Toplumun “cevr-ü cefâ ile yönetilemeyeceği”ni düşünür.[19]

Ali inançlı biridir. İnancı ve imanı önemser. İnsanların bu konuda içiyle-dışıyla açık olmalarını ister. Dinsel görevin ücretle yapılamayacağı veya yaptırılamayacağını günümüz uygulamalarını sezerek ve bir öngörüde bulunarak vurgular.[20]

Hz. Ali, “iman”ı dört ana öğeye bağlar. Bunlar; sabır, yakıyn, adalet ve savaştır. Bunların da kendi içerisinde temel öğeleri olduğunu belirtir. Ona göre; “yakıyn”ın dört öğesi; akıllılık, hikmeti yormak, geçmişlerden öğüt almak, geçenlerin yolunu-yordamını izlemek. “Adalet”in öğeleriyse; anlayışta derine dalmak, bilgide derin olmak, aydın hükümle karara varmak, yumuşak huylulukta (hilm) direnmek. “Savaş” (cihad)ın da dört temel öğesi vardır. Onlar da; doğruyu buyurmak, kötülüğü yasaklamak, gerçek işlerde doğru olmak ve gerçeğe uymayanlara düşmanlık gütmektir.[21]

Hz. Ali’nin günümüzde dahi eksiksiz uygulanması gereken ve toplum olarak gereksinim duyduğumuz yaşam felsefemize temel edineceğimiz ahlaki ilkeleri vardır. O; Tanrı’nın dışından kimseden birşey umulmamasını, günahının / kötülüğünün dışında hiçbir şeyden korkulmamasını, bilmediği birşeyi bilmiyorum demekten utanılmamasını, bilmediği birşeyi öğrenmekten çekinilmemesini ister[22] ve aşırılıktan kaçınarak “ölçülü olunması”nı yeğler.[23] Varlıklılığın en üstününün “akıl”, yokulluğun en aşırısının “ahmaklık”, korkulacakların en büyüğünün “kendini beğenmişlik (bencillik)”, soyun-sopun en yücesinin “güzel huy” olduğunu öğütler.[24]

Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ı örnek edinerek tüm gençlere öğüdü de örnek alınması ve kişinin özüne yansıtması gereken şeylerdir. Şunu söylüyor:

“Bilmediğin şey hakkında söz söyleme. Gerekmediği zaman söze girişme. Sapıklık olduğundan korktuğun yola gitme. Çünkü sapıklık şaşkınlığı zamanında o yoldan dönmek, korkulara çatmaktan yeğdir. İyiliği buyur da sen de iyilerden ol. Kötülüğü elinle, dilinle yasakla da bu çabanla kötülük edene karşı dur. (…) Nefsini kendinle başkaları arasında bir tartı haline getir. Kendine yapılmasını, başına gelmesini sevdiğin, dilediğin şeyi başkaları için de sev, dile. Sana yapılmasını, başına gelmesini istemediğin şeyi onlar için de isteme. Nasıl zulme uğramayı istemezsen sen de, öylece kimseye zulmetme. Nasıl sana iyilik etmelerini istiyorsan, sen de başkalarına öylece iyilik et. Başkasından görüp, duyup çirkin bulduğun şeyi, kendin için de çirkin bul. Sana yapılınca razı olamayacağın şeyi, insanlara da yap. Bildiğin az bile olsa zararı yok, fakat bilmediğini söyleme. Sana söylenmesini istemediğin şeyi sen de söyleme başkalarına. Bil ki kendini görmek, beğenmek, gerçeğin tersidir, akıllılarınsa afeti”.[25]

Bunlar 1400 yıl öncesinden günümüze ve bizlere kalan ahlâk ve yaşam felsefesinden izlerdir.

Navigasyon

[0] Mesajlar