CEM TÖRENİ

(1/1)

kızılbaş_58:
Alevi yolunun temellerinden olan cem töreni; çok karmaşık bir uygulamadır. Bu uygulama, genelde dinsel niteliklidir ama insanların hem tapınma işlevini, hem ruhen yenilenme, yıkanma eylemini, hem de toplumsal ve bireysel sorgulama işini kapsar. Cem yapılırken; müzik ön plandadır. 12 Hizmet adı verilen ve 12 İmamlara saygıyı da kapsayan uygulamalar sırasında şiir, müzik, dinsel gösteri (samah) gündeme gelir.

Cem törenleri dinsel bir olgu olduğu kadar bir eğitim alanıdır da. Halk eğitiminin belirli bir disiplin içinde verildiği bu törenlerde ayrıca Alevi insanların dünya işleri de sorgulanır. Cemler, özellikle Osmanlı devleti zamanında, Alevi halkın mahkemeleri gibi de çalışmışlardır. Aleviler, sorunlarını çözmek için asla Osmanlı devletinin mahkemelerine gitmemişlerdir. Bu yola başvuran birisi düşkün sayılır ve toplumdan dışlanırdı. Gerek kişisel sorunlar, gerek çözülemeyen ailevi sorunlar, gerekse kişinin topluma karşı sorunları, cemde görüşülür, çözüme bağlanırdı. Çözümsüzlük söz konusu olmazdı. Karara uymayanlar, toplumsal yaptırımla karşı karşıya bırakılırdı...

Bütün bunlardan amaç, “kul hakkı” ve ölmemek; bunu önlemek idi. Kul hakkı taşıyan “düşkün” ilan edilir ve dışlanır.

Cemin bir özelliği de, bu törene, insana karşı borcunu ödemiş insanların girebilmesidir. Suçlular asla ceme alınmazlar. Bir katil camiye girip namaz kılabilir, fakat ceme asla giremez. Bu tavır, suçu daha baştan önleme amacından doğmuştur.

Cemde; yer durumuna göre çocuklar da bulunmaktadır. Kimi bölgelerde bugün çocuklar ceme alınmıyorsa da bu, yanlıştır... Sonradan doğmuştur.

Cemi, dede yönetir. Alevi insanlara genel olarak talip (talip olan, gerçeği isteyen) adı verilir

Cem, değişik amaçlarla yapılır. Bunların en önemlisi, görgü cemi'dir. Söz konusu cemde, insanların görgüleri yapılır. Görülmek, kişinin bu dünyadaki hukuki ve sosyal sorunlarının halledilmesi, Allah karşısında temiz hale getirilmesi, yani öbür dünyada vereceği hesabı daha bu dünyada vermesi demektir.

Görgü ceminden başka yılın belirli günlerinde, Alevi yol büyüklerini anmak için yapılan cemler bulunur. Bunların dışında, bir de sohbet yanı ağır basan özellikle de kış aylarında yapılan cemler olur. Bu cemlerde, genellikle, Alevi gençlerin yolun kurallarını öğrenmeleri, yetişmeleri hedef alınır.

Alevi cem törenleri, bölgeden bölgeye, hatta köyden köye değiştiği gibi, dedelerin çıktığı ocaklara göre de değişir. Ocak geleneği, cemin biçimi bakımından çok önemlidir. Örneğin, Çelebilerin dede olduğu cemlerde rakı içildiği halde, Sufi Sürekleri adı verilen yoldan gelen dedelerin cemlerinde, şerbet verilir. Bunlardan da içkiyi sohbetin bir aracı olarak kullananlar bulunmaktadır. Fakat, önemli bir ocakzade kesimi, cemlerde içki öğesini, şerbetle geçiştirir.

Dedebabaların bulunduğu bazı yerlerde ise (örneğin Trakya'daki bazı Alevi cemlerinde) rakının yanı sıra bazen şerbet, şıra, bunlara eklenen sirke de kullanılmaktadır.

Bu durum, Alevi geleneğinin dayatmasından kaynaklanır. Çünkü, cem, aslında Kırklar Meclisi'dir. Kırklar Meclisi'nde de bir üzüm tanesi ezilip şerbet edilmiş; içilmiş; mest olunarak semah yapılmıştır. Bu nedenle, temsili biçimde bile olsa cemlerde üzüm suyu içmek anlamında verilen şerbet, bu mest olma olayını gündeme getirir. Bir muhabbet olayı olan cem, içkiyi, kendi varlığından geçmenin bir vasıtası yapmıştır. Bir potada erimek ve tek varlık haline gelmek için araç sayılan şaraba bu nedenle “vahdet şarabı” denilmiştir.

Cemlerin yürütülmesinde değişiklikler görülmekle birlikte, amaç, işlev hep aynıdır. Cem olayı, Alevilik olgusunu Sünnilikten ayıran en önemli göstergedir. Ceme gelen insanların kadınlık ve erkeklikleri, zenginlik ve yoksullukları, bilgililik ve cahillikleri ortadan kalkmış sayılır. Orada herkes tek can olmuştur; insan oluşun havuzuna dalınmış, orada erimişlerdir. Artık kırk kişi bir gömleği giymiş, kırk beden bir beden olmuş, kırk baş, bir başa dönüşmüştür. (Yunus Emre'de, Hz. Ali Sevgisi bölümüne bak.) Elbette, kırk kişinin (Temsili olarak ceme gelen herkesin) ruhları da birleşmiştir.

Cemde bulunan herkes, birbirinin kardeşidir, birbirinin bacısıdır. Kimse oraya düşmanlık duygularını taşıyarak giremez. Problemli insanlar ceme asla alınmaz. Kimse orada geleneklere aykırı davranamaz. Cemin sıkı bir disiplin içinde geçmesi için, yeterli derecede insan görevlendirilmiştir. 12 Hizmet sahipleri, bu disiplini yürütürler. Cem evinin eskiden Osmanlılara karşı korunabilmesi için dışarıya da bekçi çıkartılmıştır. Bu gelenek bugün bile cemlerde yürütülmekte, gençlerden oluşan üç, dört kişilik ekipler de dışarıda bekçilik yapmaktadır.

Alevilere yönelik mumsöndü iftirası da, cem törelerinin sıkı bir korumaya alınmasından kaynaklanmıştır. Aleviler, kendilerini Sünnilere tanıtmamak için takıyye uyguladıkları gibi, ceme de asla onları almamışlardır. Alevilerin toplanıp tören yaptığını bilen, ancak oraya giremeyen Sünniler mumsöndüyü icat etmişlerdir.

Elbette, Alevileri tanımayan, tanımamaktan öte onlara düşman olan yobaz kafaların bu yakıştırmasının psikolojik çözümünü yaparsak, ortaya şu gerçek çıkar: Bu iftira, aslında, bunu yaratanların ruh durumlarını, iç dünyalarını, daha daha arzularını yansıtır. Onlar, bu yakıştırma ile olanı değil, olmasını istediklerini kurgulamışlardır. Bu iddiayı ortaya atanların, buna inananların ruh durumunu, günümüz Türkiyesinde kadınlara karşı takındıkları yabanıl tutumlarından anlamak mümkündür.

Cem töreni, insanı biçimlendiren, eğiten bir okuldur. Bu okul, halk sanatının beşiğidir, kaynağıdır...

Sünnilikte, müzik, şiir, dans yasaktır. Halbuki Aleviler, müziği, şiiri, dansı dinsel yaşamın, tapınmanın bir parçası haline getirerek yaşatmışlar, geliştirmişlerdir.

Türk dilinin, Türk halk müziğinin, halk danslarının gelişmesinde, cem törenlerindeki bu canlı sanat etkinliklerinin önemli katkısı olmuştur.

Cemde, halkın diliyle konuşulmuştur. Alevilerin ön önemli özelliklerinden birisi de, Anadolu'da, Türkçe'nin savunuculuğunu yapmalarıdır. Zaten, halka seslenen Alevilik, halkın dili olan Türkçe'yi kullanmak zorundaydı. Bu nedenle cem törenlerinde okunan dualar da Türkçe yaratılmıştır. Kimi yerlerde gülbang (gül sesi) denilen, kimi yerlerde ise dua adı verilen bu Türkçe seslenişler; birbirlerine benzemekle birlikte, bölgeden bölgeye, hatta dededen dedeye değişmektedir.

Cemlerde, genellikle Ehlibeyt'le ilgili olan bazı ayetlere törenin uygun yerinde yer verilir. Bunun dışındaki duaların tümü Türkçe'dir. Erkannamelerde bulunan bu Türkçe dualar, bugün biraz eski dilli gibi gözükürse de, dedeler şimdi bunları hemen günümüzün diliyle okumaktadırlar. Yani, Alevi dualarının Kuran ayetleri gibi bir değişmezliği yoktur. Duaların biçimi değişir ama özü, sesleniş tekniği, havası, hedefi değişmez...

Cemlerdeki temel amaç, insanın eğitimidir. Aleviler, bu eğitimi, sanatı kullanarak, insan için insan öğesini öne çıkartarak yapmışlardır.

Alevi inanışına göre, ilk cemin, İmam Cafer'üs Sadık zamanında yapıldığı sanılıyor. Fakat, bu ibadet biçiminin Emevi yönetimi zamanında camilerde Hazreti Ali’ye küfredilmesi karşısında camiye gitmeyi bırakan Aleviler tarafından “evde ibadet” biçiminde ortaya çıktığı düşünülebilir.

Yaptığımız araştırmada cemle ilgili en eski bulguların 1358 yılında yazılan Menakıbü’l Kudsiyye’de olduğunu saptadık. Yazar Evlan Çelebi 1240 yılında ortaya çıkan Alevi ayaklanmasının önderi Baba İlyas-ı Horasani’yi anlatırken onun pirinin Dede Garkın olduğunu belirtiyor. Bir şaman gibi tasvir edilen Dede Garkın’ın 400 halifesi vardır. Bunlar, 40 gün cem yaparlar (179. beyt) ve “paymaçan” dururlar (s.16)

Ön ü son kırk gün içre cem oldı

Paymaçan yerinde hep durdı

Burada geçen Paymaçan, cemde bugün peymenceye durmak biçiminde uygulanır ve çok önemli, kilit uygulamadır. Aleviliğin de bir işaretidir.

Bu eser, cemin 1200’lerde Anadolu’da yapıldığını göstermektedir.

Cemin en son kurallarının ve müsahiplik sisteminin en ayrıntılı biçimde Erdebil tekkesi/dergahı tarafından şekillendirildiğini Şah Hatayi’nin şiirleri ortaya koymaktadır.

Cem; eskiden “ayn-i cem, cem ayini, ayn'ül cem” gibi adlarla anılmıştır. Aleviler, ilk cemin Kırklar Meclisi olduğunu kabul ederler. Cemi, İran’ın Sasani padişahlarından Cem’in adına bağlamak Alevilerde asla kabul görmez. Cem sözcüğünün aslı “cemm”dir. Bu, kalabalığı, insan topluluğunu anlatır.

Zaten, Alevi din törenlerine cem adı verilmesinin nedeni de çoluk çocuk bütün herkesin bir araya gelerek dinsel, toplumsal, sanatsal çabanın içinde bulunmalarından kaynaklanmıştır.

Çelebi geleneğine göre temel noktaları anlatılan bir cemi, şiirleri almayarak bir Alevi dedesi (Çelebi kolundan) olan Celalettin Ulusoy'dan aktarıyoruz:

Görgü Cemi

“Terceman kurbanı”, “cem”, “Ali cemi”, “İçeri kurbanı”da denilen “Görgü cemi” köy halkının, hatta çevreden de gelebileceklerin rahatça oturabilmesine uygun bir evde, veya -varsa- “cem evi” denilen özel olarak yapılmış odada yapılır. Bazı yerlerde bu koşul aranmamakla beraber, genellikle, görgü cemine ancak musahipliler, daha önce görülmüş olanlar ve görülmeye talip olanlar girebilirler. Ceme girecek olanlar sabahın erken saatlerinde “Pir'in desturu ile” Hakk'a çağrılırlar. Akşam ortalık karardıktan sonra davet edilenler eşleri ile bareber “Hak meydanı” olarak kabul edilen cem evine gelmeye başlarlar. Cem evine gelen erkekler ve bacılar, getirdikleri, çörek, kuru yemiş veya meyva gibi yiyecekleri lokma işiyle görevli hizmet sahibine verdikten sonra yan yana iki el göğüste veya sağ el göğüste, sol el aşağıya salınmış, sağ ayak başparmağı sol ayak üzerine konmuş ve vücud hafifçe öne eğilmiş olarak duaya dururlar. Buna “Dara durmak” veya “Peymançeye (pa-i maçin’den) durmak”da denilir. Dede:

“Allah... Allah... Lokmalar kabul ola. Muradlar hasıl ola. Hak-Muhammed-Ali kabul eyleye. İmam Hasan, Şah Hüseyin, Hünkar Hacı Bektaş Veli defterine kayıd ola. Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, Pirimiz Hünkarımız Hacı Bektaşi Veli, gerçek erenler demine hu...” diye dua verir.

Getirdikleri yiyecekler ve dem şişesi ellerinde olmak üzere de dara durulabilir. Duayı aldıktan sonra yiyecekleri bu işle görevli hizmet sahibine verirler. Birçok yerlerde genellikle böyle yapılmaktadır. Duayı alan eşler diz üzeri gelerek meydana niyaz ederler. Böylece hem “Âdem'e” secde edenlere karışmış olurlar, hem de tüm ceme katılmış olanlarla niyazlaşmış, görüşmüş olurlar. Ayrıca dede ile veya cemde bulunanlarla görüşülmez. Bazı bölgelerde duadan sonra meydana değil, dedenin oturduğu posta veya dedeye niyaz edilir. Bundan sonra eşlerden erkekler, yönü dededen tarafa gelmek üzere, orta yerde büyükçe bir boşluk bırakarak halaka (halka-daire) teşkil edecek biçimde otururlar. Cemaatin kalabalık oluşuna göre bu halka üç ve daha fazla sıra olabilir. Burada herkes birbirine dönüktür. Böylece, “Tarikat namazı didara (yüze) kılınır”, sözünde olduğu gibi herkes yüz yüze oturur. Dua ve niyazdan sonra eşlerden kadınlar (bacılar) erkeklerin teşkil ettiği halkanın geri tarafından münasip bir yerde topluca otururlar.

Cem evine gelmeden önce kadın, erkek, herkes abdest alır. Görgüsü yapılacak olanların tüm yıkanmaları, başka deyimle, boy abdesti almaları gereklidir.

Evli olanlar, genel kural olarak görülmek ve görgü cemine katılabilmek için musahibli olmak zorunluğundadırlar. Fakat bu kaide her bölgede uygulanmamaktadır. Özellikle derviş Bektaşilerinde hiç yok gibidir.

Cemde on iki hizmetin sahipleri:

1- Dede (Sercem de denilir. Cemi yönetir.)

2- Rehber (Görgüsü yapılanlara ve ceme katılanlara yardımcı olur.)

3- Gözcü (Cemde düzeni ve sükuneti sağlar.)

4- Çerağcı (Delilci) (Çerağın –delilin- yakılması, meydanın aydınlatılması ile görevlidir.)

5- Zakir (Deyiş, düvaz, miraçlama söyler. Genellikle üç kişidir. Saz çalarlar.)

6- Ferraş (Car - Süpürge çalar. Gerekirse rehbere yardım eder.)

7- Sakka - İbriktar - (Sakka suyu dağıtır.)

8- Sofracı - Kurbancı - (Kurban ve yemek işlerine bakar.)

9- Pervane - Semahcı - (Semah yapanlar.)

10-  Peyik (Cem'i, komşulara haber verir.)

11-  İznikci (Cem evinin temizliğine bakar.)

12-  Bekçi (Cemin ve ceme gelenlerin evlerinin güvenliğini sağlarlar, beklerler.)

Dededen başka diğer hizmet sahipleri, sağ başta rehber (Baba) olmak üzere, iki elleri göğüste veya sağ elleri parmakları açık olarak göğüste, sol elleri serbest bırakılmış, sağ ayak başparmağı sol ayak üzerinde, vücut hafifçe ileri eğik olarak meydanın ortasında birlikte dara dururlar. Her hizmet sahibi, hizmet sırası geldikçe ayrı olarak dara durup duasını alabilirse de genel olarak kural tüm hizmet sahiplerinin birlikte dua almasıdır.

Dedenin hizmet sahiplerine verdiği dua şudur:

“Allah!.. Allah!... Akşamlar hayrola, hayırlar fethola, şerler defola. Hizmetleriniz kabul ola. Muratlarınız hasıl ola. Hazır, gaib, zahir, batın âyin-i cem erenlerinin nur cemallerine aşkola. On sekiz bin âlemle birlikte mümin –Müslim cümle kardaşlarımızı Muhammet– Ali gülbanginden mahrum eylemeye. Allah cümlemizi didar-ı Ehlibeyt’e, meşreb-i Hüseyin'e nail eyleye. Muhammed-el-Mustafa, Aliyye-l-Murtaza, Cebrail-ül-Musaffâ, Gözcü Er Mustafa, Gûlam Kanber, Çerağcı Cabir Ensari, Selman Farisi, Bilal Habeşi, Kunbancı Mahmut'el Ensâri, Gulam Kisani, Semahcı Ebu-Zer-Gıfari, Fatıma bacı, Amr-ı Eyyar ve İznikçi Hûzeyme'nin hüsnü himmetleri üzerinizde ola, saklaya bekleye... Dil bizden, nefes Kutb-ül Arifin, Gavs-el Vasilin Hünkâr Hacı Bektaş Veli'den ola. Nur-ı Nebi, Kerem-i Ali, gülbang-i Muhammed, dame-i Pir, Hünkâr Hacı Bektaş Veli gerçek erenler demine hu...”

Duadan sonra, hizmet sahipleri meydana niyaz edip tekrar topluca dara geçerler. Dede:

“Tecellâ, tevella, Hakka yazıla. Tecellanız temiz, yüzünüz ak ola. Tecella gören cehennem narı görmeye. Erenlerden himmet, şey'an-Lillâh, Allah eyvallah...” der.

Hizmet sahipleri hizmetleri başına giderler.

Ferraş (Carcı) meydana üç defa süpürge çaldıktan sonra sürüpgeyi sol koltuğuna alarak dara durur ve “Allah Allah... Gürûh-u Nâci'yim. Kırklar meydanında süpürgeciyim. Pir divânında durucuyum. Hamdü-Lillâh Pirimiz Hazret'i Bektaşi'dir. Âl-i Muhammed'den üstadımız Seydi Ferraşdir. Allah eyvallah. Nefes Pir nefesidir.” tercümanını okur.

Dedenin “Allah Allah... Hizmetin kabul ola. Muradın hasıl ola. Seyyid Ferraş Efendimizin himmeti üzerinde ola. Gerçek erenler demine hû...” diye yaptığı duadan sonra bulunduğu yere niyaz edip geri geri çekilerek meydanı terk eder.

Görgüye çıkacak olanlar, iki müsâhib aile olarak genellikle dört kişidir. İçlerinde yaşı büyük erkek sağ başta, solunda eşi, onun solunda diğer erkek ve onun solunda eşi olmak üzere yalınayak, bellerinde “kemerbest” kuşağı ile dara dururlar.

Rehber, görgü darında bulunan dört kişinin sağına geçip, meydana niyaz ettikten sonra: Kuran'dan A'raf süresi âyet 23'ü okur: Her ikisi “Rabbimiz kendimize yazık ettik. Bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, biz kaybedenlerden oluruz” derler. Sonra şöyle devam eder:

“Allah... Allah... Eli erde, yüzü yerde, özü dâr-ı Mansur'da, Hakk-Muhammed-Ali yolunda, Erenler meydanı, Pir divanında, canı kurban, teni terceman, On İki İmâm ve on dört Masum-ı Pak efendilerimizin dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak kavliyle; Hak erenlerin nasihatını kabul, muktezasiyle amel etmek üzere yalın ayak, yüzü üzre sürünerek gelmiş -(... görgüye girenlerin baba ve kendi adları)- ayin-i cem erenlerinin izni icazetiyle Muhammed-Ali yoluna, Seyyid Muhammed Hünkâr Hacı Bektaş Veli tarik-i nâzeninine dahil olmak üzere koç kuzulu kurbanlarıyla gelmişler, Hakk'ı görmüş, rah-ı Hak bilmiş, Nesimi gibi yüzülüp, Mânsur gibi asılıp, Fazlı gibi borçtan halas olmak dilerler. Himmet-i Pir niyaz ederler. Allah Eyvallâh.”

Dede, Cemde bulunanlara hitaben “Âyin-i cem erenleri. Siz bu canlardan razı mısınız?” der. Dede bu soruyu yüksek sesle üç defa tekrarlar. Görgüye çıkanlar genellikle, daha önceden şikâyete konu olacak bir anlaşmazlık bırakmadıkları için, istekli çıkan pek olmaz. İstekli çıkarsa, isteği kabul edilir ve cemaatın aracılığiyle sorun halledilir. İstekli yoksa, cemde bulunanlar ayağa kalkmadan oldukları yerde niyaz ederler. Bu suretle razı olduklarını bildirmiş olurlar.

Dede, Kuran’dan “Tevbe Suresi” âyet 119. “Ey inananlar. Allah'tan sakının. Doğrularla beraber olun.” ayetini okuyarak devam eder:

“Tevbe günâhlarımıza estağfurullah, elimizle, dilimizle, belimizle işlediğimiz günahlarımıza tevbe-estağfurullah, kalbimizle cem-i âzâmızla işlediğimiz günahlarımıza tevbe-estağfurullah, isyanımıza tevbe-estağfurullah.

Can-ü dilden el bağladım evliye erkânına

Hamd-ü Lillah gene durdum Pîrimin dîvanına

Elaman sığındım erenler lûtf-ü fermanına

Ber Cemâl-ı Muhammed, Kemâl-i Hasan, Hüseyin, âl-i ra bülende salâvat...” der ve tüm âyin-i cem erenlerini salâvat vermeye çağırır.

Hep birlikte:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed” diyerek salâvat verilir.

Darda bulunanlar, yani görülenler yüz üzeri kapanıp secdede dururlar. Dede “Geldiğin Ali yolu, durduğun Mansur dârı, gördüğün Hak didarı, Hak cesedine can verdi, kalbine iman verdi. Ağız talîb, dil mürşid. Erenler meydanında ne gördün, ne işittin?” diye sorar.

Dârdakiler, başlarını secdeden kaldırmadan “Hak gördük, Hak işittik.” derler.

Dede, başları secdede olan taliplere şunları telkin eder:

“Allah eyvallah kapısında, döktüğün varsa doldur. Ağlattığın varsa güldür. Yıktığın varsa kaldır. Doğru gez. Dost gönlünü incitme. Mürşîde teslim-i rıza ol. Yalan söyleme, haram yeme, zîna etme, elinle komadığın şeyi alma, gözünle görmediğin şeyi söyleme. Gelme gelme, dönme dönme. Gelenin malı, dönenin canı. Riya ile ibadet, şirk ile taat olmaz. Söylediğin meydanın, sakladığın senin. Allah Eyvallah...”

Bunun üzerine görgüsü yapılanlar dara kalkarlar.

Dede sorar:

“Erenler meydanında, Pîr huzurunda mürşîdine teslim-i rıza oldun mu? Allah-Muhammed-Ali, On İki İmam ve Ehlibeyt soyuna imân-ü ikrar ettin mi? Kazaya razı olup kadere bağlandın mı? Nâcilerin pişüvâsı İmam Cafer-i Sâdık'ın içtihadı üzere Hak dediğimizi Hak bilip, bâtıl dediğimizi bâtıl bildin mi? Muhammed-Ali'nin ve Ehibeyt'inin sevdiğini sevip tevellâ, sevmediğini sevmeyip teberra ettin mi? Dört kapı, kırk makam Hak mı? On iki yas-ı mâtem Hak mı? Sûret-i Hak'tan görünüp, dünya menfaatiyle gözünü kamaştıracak münafıkların sözlerine aldanıp erenler yolundan uzaklaşırsan mahşer günü yüzün kara olsun mu?”

Dardakiler her soruya “Allah, evyallah” derler

Dede:

“Allah-Muhammed-Ali, Hünkâr Hacı Bektaş Velî ikrarınızda sabit kadem eyleye, gerçek erenler demine Hu.” diye dua eder.

Bunun üzerine görülenler aynı sırada olmak üzere dedenin önünde diz üzeri otururlar. Dede en sağ tarafta oturan talîbin sağ elinden tutar, başparmağını kendi başparmağına rapteder. Talîp, sol eliyle dedenin dâmeninden (eteğinden) tutar. Onun solunda oturan eşi ve diğerleri kendinin sağında bulunanın eteğinden tutar. Dede, görülenlerin kulaklarına yakın bir mesafeden, onların işitebileceği hafif bir sesle “Yedullâh” âyetini okur:

Kurân “Fetih sûresi” âyet 10: Ey Muhammed. Şüphesiz sana baş eğerek ellerini verenler, Allah'a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Verdiği bu sözden dönen ancak kendi aleyhine dönmüş olur. Allah'a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük ecir verecektir.”

Bu âyetin okunmasından sonra, Dede, cem evinde bulunanların tümünün işitebileceği yüksek sesle:

“Lâ fetâ illâ Ali lâ Seyfe illâ Zülfikâr.

Yardım Allah'tandır. Kazanç (fetih) yakındır. İnananlara müjde olsun.

Ya Allah-ya Muhammed-ya Ali

Pirimiz üstadımız Kutb-ı âlem Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Şâh'ı Horasân... Destur-ı Pîr.”

Diyerek görülen taliblerin ayrı ayrı sırtına, sağ elinin parmakları açılmış vaziyete, üç defa vurur. Bu Âl-i abâ (Muhammed, Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) pençesidir. Dede ister kendi tâlibini görsün, ister vekil sıfatiyle başka ocak tâliblerini görsün aynı duayı okuyup, aynı işlemi yapar. Yapılan görgü Hünkâr Hacı Bektaş Veli'ye nisbet edilmektedir.

Erkânla görgü yapan Dedeler de aynı duaları ve aynı işlemi yaparlar. Yalnız tâlibin sırtını “erkân” adı verilen melheb ağacı ile sıvazlarlar.

Görgüsü yapılmakta olan canlar meydana niyaz edip, geri geri çekilerek yerlerine giderler.

Bundan sonra, meydana kurban getirilir. Kurbana su ve tuz verildikten sonra kurban sahibi, yönü dedeye dönük olmak üzere sağ eliyle kurbanın sağ ayağını hafifçe havaya kaldıracak biçimde tutar. Sağ ayağının ucu ile sol ayağını kapatır. Gerektiği takdirde, özellikle kurban birden fazla ise kurbancılar veya cem evinde bulunan canlar yardımcı olurlar.

Dede önce Saffat Suresi'nin 103. ve 107. ayetlerini okur. “İkisi de Allah'a teslim oldular. Babası oğlunu alnı üzerine yatırdı. Biz, “Ey İbrahim, rüyayı gerçek yaptın” dedik. Bu denemede onu ödüllendirdik. Ona bir kurban fidye verdik.”

Ondan sonra Dede “Kurban-ı Halil, Ferman-ı Celil, tığ-ı Cebraîl, itaat-ı İsmaîl” diyerek, kurbancılarla birlikte tekbîr getirirler:

– Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Eşhedü en Lâ İlâhe İllâllah, Vallâh-ü Ekber... Allah-ü Ekber, Ve Lillâh'il hamd.

– Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Eşhedü en Lâ ilâhe İllâllah, Vallâh-ü Ekber... Allah-ü Ekber, Ve Lillâh'il hamd.

– Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Allah-ü Ekber... Eşhedü en Lâ İlâhe İllâllah, Vallâh-ü Ekber... Allah-ü Ekber, Ve Lillâh'il hamd.

Lâ fetâ illâ Ali lâ seyfe illâ zülfikâr.

Nasrûn-min Allahi ve fethün karîb ve beşşr'il mü'minîn

Yâ Allah. Yâ Muhammed. Yâ Ali.

Pîrimiz üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli.

Diyelim gönül birliğiyle Allah... Allah...

Dede, bunları söyledikten sonra aşağıdaki gülbankı söyleyecektir. Tüm cem evinde bulunanlar, secdeye varırlar, gülbankı alınları yerde dinlerler, her cümle sonunda bir ağızdan “Allah... Allah...” derler.

“Allah... Allah... Akşamlar hayır ola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Münkirler mat, münafıklar berbad ola. Müminler şâd ola. Meydanlar abad ola. Sırlar, mestur, gönüller mesrur ola. Hak-Muhammed-Ali yardımcımız ola. On İki İmam, on dört mâsumu pak, on yedi kemerbest katarlarından, didârlarından ayırmaya. Pîrimiz, üstadımız Hünkâr Hacı Bektaş Veli muin ve destgirimiz ola. Cenab-ı Hak münkir, münafık şerrinden, adû mekrinden hîfz-ı emande eyleye. Dertlerimize derman, hastalarımıza şifâ, borçlarımızı edâ nasîb ve müyesser eyleye. Allah, devlet ve milletimizi kılıcı keskin, sözünü üstün eyleye. Gökten hayırlı rahmetler, yerden hayırlı bereketler ihsan eyleye. Nâmerde muhtaç eylemeye. Kurbanlarımızı, Dergâh-ı İzzetinde kabûl eyleye. Lokmaya sevap yazıla. Kazaları, afetleri, belaları defetmiş ola. Dil bizden, nefes Hazret-i Hünkâr'dan ola. Nûr-ı Nebi, Kerem-i Ali, Gülbank-ı Evliyâ Hünkâr Hacı Bektaş Veli. Gerçek erenler demine hû.”

Duayı müteakıp, zâkirler (âşıklar) kurbanla ilgili üç nefes ve bir düvaz söylerler.

(...)

Düvaz bitince, zâkirler sazlarının üstüne hafif eğilerek, “Allah... Allah!..” deyip dua isterler.

Dede, onlara dua verir.

“Allah, Allah. Hizmetleriniz kabul muradlarınız hasıl ola. Ağzınız ağrı, dert görmeye. Zikrettiğiniz erenlerin evliyaların himmetleri üzerinizde hazır ve nâzır ola. Dem-i Hünkâr, Kerem-i Evliyâ, gerçek erenler demine hû...”

Duayı takiben, ferraş (süpürgeci) meydana üç defa car (süpürge) çalar. Ve süpürgeyi sol kolunun altına alarak dara durur. Dede “Allah, Allah!. Hizmetin kabul ola. Muradın hasıl ola. Seyyid Ferraş efendimizin himmeti üzerinde ola. Erenler demine hû.” diye dua verir.

Burada söylenen nefesler ve düvaz, doğal olarak bölgelere veya zâkirin (âşık, ozan) bilgisine göre değişir. Belli bir nefesin veya düvazın söylenmesi zorunluğu yoktur.

Kurban işlerinin de böylece bitmesiyle dede, o zamana kadar diz üzeri oturmakta olan cemaata:

“Dar çeken dîdar göre; erenler safasına vara... Gerçeğe hû...” diyerek bir mola verir. “Eşik yoklayana da destur” verir. İhtiyacı olanlar dışarı çıkarlar. İçenler, sigara yakalabilirler. Bir süre sonra hizmete, “Çerağ uyarılması” ile başlanır.

Çerağcı önceden temiz bir bez içine tuz kor. Kurbanın eritilmiş yağı bir kaba konulur. Yanacak biçimde fitil yapılır. Gelenek bu olmakla beraber, hazır mum da çerağ olarak yakılmaktadır. Çerağcı, çerağ malzemesini Dede'nin bulunduğu yere yakın olmak üzere meydana koyup dara durur. Cemaatın da duyacağı yüksek sesle şu âyeti okur:

Kuran, “Nûr sûresi” âyet 35: “Allah göklerin ve yerin Nûru'dur. O'nun nûru, içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Bu, ne yalnız doğuda ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese, bile, neredeyse yağın kendisi aydınlanacak. Nûr üstüne nurdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. O her şeyi bilir.”

Eğilip Çerağı uyandırır (yakar). Çerağ yanarken diz üzeri şu tercemanı okuyarak cem erenlerini salavat vermeye çağırır:

“Çerağ-ı rüşan, fahr-i dervişan, zuhur-ı iman, himmet-i Pîran, Pîr-i Horasan, küşâd-ı meydan, kuvve-i Abdalân, kanun-u evliyâ gerçek erenler demine hû... Çerağ-ı evliyâ nurü's-semavat, ki bu menzildir o Tur-ı münacat.

Kaçan kim ruşen ola kıl niyaz, Muhammed Ali'ye candan salâvat.”

Tüm cemaat salavat verir.

“Allahümme salli alâ Seyyidina Muhammed Mustafa. Allahümme salli alâ Seyyidina Aliyye'l Murtaza. Allahümme salli alâ Seyyidina Hasanü'l Müçteba. Allahhümme salli alâ Şehid-i Kerbela. Allahümme salli alâ Seyyidina Zeynel-ı Abâ. Allahümme salli alâ Seyyidina Bakır Bahâ. Allahümme salli alâ Seyyidina Kâzım Mûsa. Allahümme salli alâ Seyyidina Ali Sultan Rıza. Allühamme salli alâ Seyyidina Muhammed Taki. Allühamme salli alâ Seyyidina Ali Naki. Allahümme salli alâ Seyyidina Hasan Askeri. Allahümme salli alâ Seyyidina Muhammed Mehdi.”

Çerağcı, salavattan sonra, çerağın sağına, soluna ve önüne niyaz ettikten sonra ayağa kalkar, geri geri çekilir, meydanın orta yerinde dara gelip bir düvaz okur.

(...)

Düvaz bitince, “Ber cemali Muhammed, kemâl-i İmâm Hasan, Şâh Huseyn, Ali ra bülende salâvat.” diyerek cemde bulunanları salavat vermeye çağırır. Cem evinde bulunanların hepsi:

“Allahümme salli alâ Seyyidina Muhammed ve alâ âl-i Muhammet” diye salavat verirler.

Dede dua okur:

“Allah, Allah. Hizmetin kabul, muradın hasıl ola. Câbir Ansari'nin himmeti üzerinde ola. Gerçek erenler demine hû.”

Çerağcının meydanı terk etmesinden sonra zâkirler üç düvaz okurlar. Çerağ ile ilgili düvazlar tercih edilir. Âşık çerağ ile ilgili düvaz bilmiyorsa başka düvazlar da söylenebilir. Hatâyi'nin şu ünlü düvazı okunur:

“Hata ettim Hûda yaktı delili

Muhammed Mustafa yaktı delili

Ol Âl-i Aba'dan Hayder-i Kerrar

Aliyyü'l Murtaza yaktı delili

Haticetül Kübra Fatıma Zehra

Ol Hayrü'n nisâ yaktı delili

İmâm Hasan aşkına girdim meydana

Huseyn-i Kerbelâ yaktı delili

İmâm Zeynel, İmâm Bakır-ü Cafer

Kâzım, Mûsa Rızâ yaktı delili

Muhammed Taki'den hem Ali Nakî

Hasanü'l Askerî yaktı delili

Muhammed'ül Mehdi ol sahip zaman

Eşiğinde âyet yaktı delili

Bilirim günâhım hadden aşubdur

Hünkâr-ı Evliya yaktı delili.

On İki İmâmdandır bu nûr Hatâyi

Şir-i Yezdân Ali yaktı delili

                                                       Hatâyı

“Yakti delili” nakaratı ikinci söyleyişte “Kurdu bu yolu” ve üçüncü söyleyişte “Kabul eylesin” denilerek düvaz üç defa söylenmektedir.

Düvaz bitince sazlarının üzerine eğilip dua bekleyen zâkirlere dede şu duayı verir:

“Allah... Allah... Hizmetleriniz kabul ola. Muradlarınız hasıl ola. Muhammed Ali, Ehl-i beyt katarlarından, didarlarından ayırmaya. Adlarını zikrettiğiniz On İki İmâmlar'ın himmeti üzerinizde ola. Diliniz dert görmeye. Dil bizden, nefes Hazret-i Hümkârdan ola. Gerçeğe hu...”

Bundan sonra Carcı (Ferraş) meydana üç defa car çalıp dara durur. Dede, “Allah... Allah!.. Hizmetin kabul, muradın hasıl olsun. Seyd-i Ferraş yoldaşı olasın. Ellerin dert gönlün keder görmesin. Gerçekler demine hu...” diye dualar.

Duayı takiben, sakka (İbriktar) bir elinde leğen, diğer elinde ibrik olduğu halde, dededen başlamak üzere orada bulunanların hepsinin eline su döker. Bu daha çok sembolik bir yıkama, bir nevi abdest almadır. Abdestsiz ceme katılınmaz. Cemâatın eline su döken ibriktar ve yanında elinde havlu bulunan bir bacı birlikte dara dururlar. Dede, “Allah... Allah... Hizmetleriniz kabul ola. Dileğinizi Hak, Muhammed-Ali vere. Elleriniz dert görmeye. Gönlünüz incinmeye. Yoluna hizmet ettiğiniz Pîr'in himmeti üzerinizde ola. Dil bizden, nefes Hünkârdan ola. Gerçeğe hu...” diye dua eder.

Bundan sonra sıra “Tevhîde” gelmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere Allah'ın birliği zikredilen tevhîdde, taçlama düvazı ile kutsal isimler de anılır. Taçlama düvazının her kıta arasında, cemaat tümüyle tempo tutarak “Lâ İlâhe İllâllah” derler ve tempoya uyarak iki tarafa vecd ve huşu içinde dalgalanırlar.

Tevhît Alevî - Bektâşi ayininin temel kurallarındandır.

Zâkirler, Dede'den destur isteyerek düvaza başlarlar:

(Dörtlükler, yan yanadır.)

“Bugün Pir bize geldi

Gülleri taze geldi

Önü sıra Kanber'i

Ali Murtaza geldi

                   (Lâ İlâhe İllâllah)

(...)

Ali Murtaza Şâhım

Yüzüdür kıblegâhım

Miraçtaki Muhammet

Âlemde padişâhım

                          (Lâ İlâhe İllâllah)

Düvaz bitince cem evinde bulunan bütün canlar bir ağızdan:

“Lâ İlâhe İllâllah

Ali Mürşid Ali Şâh

Ali Hayder Ali Şâh

Ali Esed Ali Şâh

Ali Şir'dir Ali Şâh

Eyvallah Şâhım Eyvallah

Lâ İlâhe İllâllah.”

Şeklindeki yedi mısralık “tevhîd”i üç defa tempo ile koro halinde okuyup, alınlarını yere koyarak secdeye varırlar. O zaman dede, şu gülbankı okur:

“Allah... Allah...

Meded Allahım meded

Gel derdime derman eyle

Yetiş Muhammed Ali

Gel derdime derman eyle

İmâm Bâkır'ın katına

Cafer'in ilm-ü zâtına

Mûsa Rızâ hürmetine

Gel derdime derman eyle

Hasan Hüseyin aşkına

Sen yardım eyle düşküne

İmâm Zeynel'in aşkına

Gel derdime derman eyle

Şâh Taki ve ba Nakî

İmâm Hasanü'l askeri

Yarlıga ben Kemteri

Gel derdime derman eyle

Gel haktan dilek dile

Mehdî Sahib zaman gele

Dedemoğlu Secde kıla

Gel derdime derman eyle”

“Allah... Allah... Vakıtlar hayrola. Hayırlar fethola. Şerler defola. Secdeye inen başlarınız ağrı dert görmeye. Adlarını çağırdığımız On İki İmâmların hüsnü himmetleri üzerimizde sâyeban ola. Dil bizden nutuk Hazret-i Hünkâr'da ola. Dem-i Balım kerem-i evliyâ, gerçek erenler demine hû.”

Bu gülbankı takiben dede veya rehber “Allah!.. Allah!.. Dâr çeken didar göre. Didar gören cehennem narı görmeye. Erenler sefâsına vara. Gerçeğe hû.”

diyerek hizmete fasıla verirler. Cemde bulunanlar sigara, su, meşrubat içerler. İhtiyacı olanlar dışarı giderler.

Bir süre geçtikten sonra Dede, “Ebed, erkân!” der. Tüm cem erenleri diz üzeri gelir.

Meydanın ortasında dâra gelen Ferraş (Carcı) “Hamdülillah Pîr'imiz Hazret-i Bektaş'tır. Üstadımız, Âl-i Muhammed'den Seydî Ferraş'tır. Bercemâl-i Muhammed, kemâl-i Hasan, Huseyn, Âl-i ra Bülend'e Salâvat” der.

Tüm cemaat “Allahümme Salli alâ Seyyidina Muhammed ve alâ Âl-i Muhammed” diye selâvat getirir.

Dede Car duası verir:

“Allah... Allah... Hayırlar fethola. Şerler defola. Münkir, münafık matola. Süpürgeci Selman... Kör olsun Yezîd-ü Mervan. Carımıza yetişsin Ali Şâh-ı Merdân. Hizmetin Hakk'a geçe. Seydi Ferraş'ın himmeti üzerinde ola. Yüzün ak ola. Nûr-u Kerem-i Ali Pîrimiz Hünkârımız Hacı Bektaş Velî demine hû...”

Sıra miraçlama okunmasına gelmiştir. Zâkirler şu miraçlamayı okurlar:

“Mirâc okudu Cebrail

Muhammed Mustafa mâh'i

Hak emrine oldu kail

Eyledi hem yandı bir çırak

Gayîbdan yandı bir çırak

Çünkü yakîn oldu ırak

Cebrail getirdi Burak

Bindi ol Habib-ullâh'”

Bir nidâ erişti Hâktan

Yâ Muhammet in Burak'tan.

Göz kamaşır şerer-nakdan

Müminlerin kıblegâhı

Yolda rast geldi bir şir

Yâ nedir bu işe tedbir

Hâtemi'ni ağzına vir

Sundi iki cihân Şâhı

Onda gördü bir nev-civân

Yüzü şems-i mâh tâbân

Cemâline oldu hayrân

Nazar kıldı âl-Allahı

Gayibden geldi yeşil el

Verdi si-pâre engûr asel

O demde gördü bir mahfel

Selman'ın Şey'en Lillâh”

Oldu Mirâc'ın mübârek

Hak kıldı Kuran tebârek

Şanına levlake levlak

Padişahlar padişahı

Buyurdu ol nûr-ı vâhid

Size armağan bu tevhîd

Cümlesi de oldu sâcid

Zikretti Kelâmullâh”

Gözleri Kurret'ül ayn

Ali bîn Hasan Huseyn

İmâm Zeyne'l Abidîn

Gürüh-ı nâci güvah”

Burak kadem bastı arşe

Erişti fevk-al Ferş'e

Hak kâdirdir cümle işe

Eyledi bu gez-nigâh”

Miraçlamanın onuncu kıta'sındaki:

“Ayak üstü kalktı server” mısrası okunurken bütün cem erenleri ayağa kalkarlar. On ikinci kıtadaki “Oturdu Hak makamına” mısrası okunurken herkes yerine oturur. Zâkir ondan sonra gelen mısrada “Hû... dedi gerçek demine” derken cemde bulunanlar zâkire katılıp “Hû...” derler.

On üçüncü kıtadaki “Cümlesi de oldu sâcid” mısrası okunurken tüm cem erenleri oldukları yere secde ederler.

Miraçlama okunurken genellikle bir erkek ve bir bacı samah yaparlar. Daha fazla samahçı ile kalabalık olmamasına özen gösterilir.

Miraçlama bittikten sonra, samah eden erkek ve bacı yan yana dara dururlar. Dede, samahçılarla beraber dua beklemekte olan zâkirlere de dua verir:

“Allah... Allah... Cümle âlemi yaradan nûr-ı mutlak ya Allah, ya Allah, ya Allah!... Nûr-ı Nübüvvet, yâ Muhammet, ya Muhammet, ya Muhammet... Nûr-ı Velâyet, ya Ali, ya Ali... Ekber-i Ümmehât Hatice ve Fatıma analarımız, Hasan, Huseyn, Zeynel, Bâkır, Ca'fer, Mûsa, Rızâ, Takî, Nakî, Askerî ve Mehdî cümle imâmeyn, Kutbü'l-Ârifîn, gavs-el vasılîn Seyyid Muhammet Hünkâr Hacı Bektaş Velî hürmetine yaptığımız ibadetler, okuduğumuz gülbanklar, samahlar ve cümle hizmetler hûzur-ı Bâri'de kabul ola... Allah cümle kusur ve günahlarımızı bağışlaya... Doğru yoldan ayırmaya... Şeytan şerrinden, münâfık mekrinden koruya... Kötülere eş etmeye... Eşimize, dostumuza, komşumuza, çocuklarımıza yeryüzündeki cümle mümînlerle beraber hayırlı işler, hayırlı ameller, hayırlı düşünceler nasîb ve müyesser eyleye. Dîdar-ı Ali'den ve meşreb-i Hüseyn'den mahrum etmeye. Bilerek bilmeyerek yaptığımız günahlara geri döndürmeye... Samah yapan bacı ve kardeş, miraçlama söyleyen zakirler, hizmetlerinin pîrinden şefaat bulalar. Dil bizden, nefes Hünkâr Hacı Bektaş Veli'den ola... Nûr-ı Nebi, Kerem- Ali, gülbank-ı Muhammet, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, dem-i pîr, kerem-i evliyâ, gerçek erenler demine hu...”

Dede duasını bitirdikten sonra zâkirler ayrıca bir müsaade beklemeden, “Kırklar Samahı”nın ağırlanmasını çalmaya başlarlar.

Miraçlama sırasında “Samah” yapanlar saftaki yerlerine geçip otururlar. Meydanın müsaadesi, genişliği oranında samahçılar, “Kırklar samahı” yapmak üzere meydana gelir. Genellikle altı erkek, altı bacı olmak üzere on iki sayısını tamamlarlar. Bulunmadığı takdirde daha az sayıda da olabilir.

Ağırlama:

“Sabahdan yönümü Hakk'a döndürdüm

Muhammed-Ali'yi göreyim deyu

Dünyanın gâmından çektim elimi

Mürşid-i kamile ereyim deyu

Varub bir kâmile yoldaş olmağa

Ahd eyleyüb ikrarında durmağa

Dört duvarın binasını kurmağa

Ararım üstadım bulayım deyu

Âşıkım serimi sevdaya saldım

Aşkın ateşine tutuldum yandım

İmâm eşiğinde peymançe durdum

Ali'nin yoluna öleyim deyu

Yürüme:

Ol İmâm Hasen'i canımla sevdim

Mazlûm Hüseyin'in gûlamı oldum

İmâm Zeynel ile zindanda durdum

Kendimi kırk pare böleyim deyu

Her zaman anarım kesmem zikirim

Adına kurbanım İmâm Bâkır'ın

Dünü gün virdeyleyip okurum

Cafer'den bir nasîb alayım deyu

Hızlanma:

Mûsa Kâzım dâmenine niyazım

İmâm Rızâ'ya bağlıdır özüm

Taki, Naki, Askeri'yedir sözüm

Mehdî ile kılıç çalayım deyu

Kul Veli'm Hakk'a secde ederim

Hakk'ın buyurduğu yola giderim

Dinim Hakk'tır Hak kelâmı ederim

On İki İmâm'a ereyim deyu

                                                                          –Kul Veli–

Samahçılar duaya durur. Dede dua verir:

“Allah... Allah.. Hayır hizmetleriniz kabul ola. Muradlarınız hâsıl ola. İsteğinizi, dileğinizi Hak, Muhammet, Ali vere. Döndüğünüz samahlardan hayır, hasenat göresiniz. Ebû Zerr-Gîfarî'nin Hazret-i Fatıma'nın hüsn-ü himmeti üzerinizde ola. Aliyyü'l Murtaza, Kırklar Samahı'na kaydede. Gerçeğe hu...”

Samahçılar saftaki yerlerine gidip otururlar. Sıra “Sakka suyuna” gelmiştir. Rehber “Edeb, erkân!” der. Herkes diz üzeri gelir. Sakka, su dolu bir kapla “Dâra” durur ve şu tercemanı yüksek sesle okur:

“Bismillahirrahmanirrahîm. Ve cealna minel ma. Külli dai. Selâmullah alâ İmâm Huseyn... Ve Âl-i İmâm Huseyn... Evlâd-ı İmâm Huseyn... Lânetullâh katil-i İmâm Huseyn...” (Allah'ın lâneti İmâm Hüseyin'in kâtili üzerine olsun.)

(...)

Bercemâli Muhammed Kemâl-ı Hasan Huseyn Ali ra Bülende salâvat...”

Cemde bulunanlar:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed ve alâ âl-i Muhammet” diye salâvat verirler.

Sakka, elindeki sürahiden küçük bir bardağa birer yudumluk su koyarak Dede ile beraber üç kişiye su verir. Su verirken yüksek sesle,

“Geçmişiz biz can-ü başdan erenler aşkına

Can gözü dem be dem Hakk'ı görenler aşkına

Kerbelâ deşt-i gâmında can verenler aşkına

Gözüm yaşı sebil etim Şâh-ı Şehîdan aşkına”

der.

Bundan sonra Sakka, meydanın çevresinde dolanarak elindeki sudan az miktarda olmak üzere tüm cemde oturanlara serper. Bir taraftan su serperken bu iş süresince yüksek sesle:

“Selâmullah yâ Huseyn... Selâmullah yâ Huseyn... Selâmullah yâ Huseyn... Ahmed-i Muhtar aşkına... Hayder-i Kerrar aşkına... Sadık-ı Sakka Selman-ı Pâk aşkına... aşkına... Sakahüm yâ İmâm Hasan... Sakahüm Şâh Huseyn...

Kıl şefaat katresi düşene Yâ Huseyn... Yardım eyle Allah Allah çağrışana yâ Huseyn... Selamullah yâ Huseyn... Selâmullah yâ Huseyn... Selâmullah yâ Huseyn...”

Sakka bundan sonra meydanın ortasında dâra durur; Dede dua verir:

“Allah... Allah... Hizmetini şehitler şâhı kabul etsin. Selmân-ı Pâk'in himmeti üzerinde olsun. Gerçeğe hû...”

Bundan sonra zâkirler mersiye okurlar:

“İtmeyüp Şâh-ı Peygamber'den hayâ Hak'dan hazer

Sûfiyan-ı bî vefalar nakz-ı ahd etmiş meğer

Kurretül-ayn-ı Rasulü eylemişler derbeder

Var ise gel hâtır-ı Şâh-ı Rasûlullâh eğer

Ey sabâ var Kerbelâ deştinden eyle bir güzer

Ver bize lûtfet Huseyn İbn-i Ali'den bir haber

(...)

Mersiye okunmasından sonra, Sofracı elinde ekmek ve kurban lokması olduğu halde meydanın orta yerinde dâra durur ve şu tercemanı okur:

“Evvel Allah diyelim... Kadim Allah diyelim... Geldi Ali sofrası, Hak versin biz yiyelim. Allah eyvallah, gerçeğe hu.”

Cemde bulunanların sayısına ve meydanın genişliğine göre birkaç yere sofra serilir. Lokmalar konur. Herkes sofrada yerini alır.

Dede:

Kurân, “İnsan Sûresi,” 8. ve 9. ayeti okur: “Onlar içleri çektiği halde, yiyeceği yoksula, öksüze ve esire yedirirler. Biz sizi ancak Allah rızası için doyuruyoruz. Bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz, derler.

Allah!.. Allah!.. Lokma hakkına, evliyâ keremine gerçekler demine... Destur-ı Pîr, izn-i mürşid, yürüyenin lokması yürüye, gerçeğe hû.” diye destur verir. Sofralarda oturanlar yemeklerini yerler. Sofraların hepsi yemeğini bitirince dede, sofra duasını yapar. Yemek yiyenler ve hizmet edenler, iki ellerinin parmak uçlarını sofraya koyarak bu vaziyette dedenin duasını, cümle sonlarında “Allah... Allah...” diyerek dinlerler. Dua şöyledir:

“Allah... Allah... Elhamdülillâh... Nimet-i Celîl, berekât-ı Halil, şefaatı Rasûl, inayet-i Ali, himmet-i Veli”... Bu gide, ganisi gele... Hak, Muhammed, Ali kabul ede. Yiyene helâl, yedirene delîl ola... Yiyeni, yedireni, pişirip getireni hak saklaya, Hızır bekleye, şey'en lillâh Allah eyvallah hu...”

Duadan sonra, sofradan alamayanlar veya arzu edenler yemeğe devam ederler. Ayrıca dua okunmaz.

Dem içenler, o iki hizmetin devamı sırasında verilen aralarda ve lokma sırasında dem içebilirler. Ancak hiçbir zaman sofraya dem konmaz. Demi içenlere “Saka” verir. Dem bardağını alanlar, dedenin önünde iki diz üzerine gelip duasını aldıktan sonra demini içer veya dede önceden müsaade etmişse, olduğu yerde diz üzeri gelip, iki eli arasına aldığı bardaktaki demi, öne hafifçe eğilip dedeyi ve cemaatı selamladıktan sonra sır eder (içer). Dem dağıtan sadece sakîdir. Başkaları ve özellikle bacılar, kesin olarak dem dağıtamazlar.

Yemekten sonra, “Carcı” meydana üç defa süpürge çalarak dara durur. Dede “Allah... Allah... hayır hizmetinden şefaat bulasın. Seyyit Ferraşın himmeti üzerinde olsun, gerçeğe hu.” diye dua verir.

Zâkirler, üç nefes ve bir düvaz söylerler.

(...)

Düvazı takîben, dede dua verir. Bu gülbang aynı zamanda cem birleme gülbangıdır. Bununla beraber bu düvazdan sonra cemin sona ermesi gerekmez. Ceme katılanlar arzu ederler ve Dede de uygun görürse muhabbet, deyiş, düvaz ve samahlarla istenildiği kadar sürdürebilir. Kural, görgü ceminin bu düvazdan sonra Dedenin verdiği dua ile sona ermesidir. Dua:

“Allah... Allah... Akşamlar hayrola. Hayırlar fethola, şerler defola. Müminler şad ola, meydanlar abad ola... Sırlar mestur ola. Hak-Muhammed-Ali erenler ceminde hizmet bezledenleri, cemde bulunan bacıları, kardaşları cümle muhîbb-i Ehl-i Beyt'le bareber dîdarlarından, katarlarından ayırmaya... On İki İmâm, On Dört Masum-ı Pâk, On Yedi Kemerbest'in himmetleri üzerimizde ola. Kutbü'l Arifîn, Gavs'el Vasilîn Seyyid Muhammed Hünkâr Hacı Bektaş Velî muin ve destgirimiz ola... Üçler, beşler, yediler, Kırklar ve ricâl-el gayb erenleri safa-nazarlarnı esirgemeye. Cenâb-ı Hak cümlemizi münkir-münafık şerrinden, adu mekrinden hıfzı emande eyleye. Dertlerimize derman, gönüllerimize iman, hastalarımıza şifa, borçlarımızı eda nasîb eyleye. Güruh-ı Naciye ve zümre-i salihîne katılmak müyesser eyleye. Namerde mutaç eylemeye... Vaktımız hayır gele. Dil bizden, nefes, Hazret-i Pîr Hünkârımız Hacı Bektaş Velî'den ola...

Oturanı duran, koğsuz gaybetsiz evine varıp yastığına baş koyan sağ yata selamet kalka... Ali yoldaşı, Hızır kılavuzu ola. Gerçek erenler demine hu...”

Cemde bulunanlar, meydandan niyaz ettikten sonra çekilip evlerine giderler. Dede ile hizmet sahipleri kalınca, dışardaki bekçiler de çağrılır. Rehber sağ başta olmak üzere duaya dururlar. Dede:

“Allah... Allah... Hizmetleriniz Hünkâr Hacı Bektaş Velî Dergâhı'na yazıla. Hizmetiniz kabul, mûradınız hasıl ola. Allah korktuğunuzdan emin, istediğinize nail eyleye... Hizmetinde bulunduğunuz erenlerin, evliyaların himmetleri sizinle beraber ola. Nûr-ı nebî, Kerem-i Ali gerçekler demine hû...”

Duayı müteakip dede ayağa kalkar. Çerağı meydanını ortasına getirir. Yönü Peygamber postu denilen kendisinin vekâleten oturduğu posta dönük olmak üzere diz üzeri oturur. Hizmet sahibleri dedenin geri tarafında duadakı sırayı bozmadan ayakta beklerler. Dede:

“Allah... Allah... Batın oldu, çerağı nûr-ı Ahmed. Zâhir oldu şems-i mâh-ı Muhammed. Allah eyvallah hu dost...” der ve çerağı sır eder, başka deyimle delîli dinlendirir (Çerağı söndürür.)

Hep birlikte meydan-ı erenlere niyaz ederek, cem evini terk ederler.

Verdiğimiz örnek, görgü kurbanı (terceman kurbanı), ikrar verme (yola alınma kurbanı), musahib kurbanında aynen uyulanır.

Yıl kurbanı ve Abdal Musa kurbanında da genellikle aynı kurallar geçerlidir. Bazı bölgelerde, deyiş, düvaz ve samahla yetinilmekte ise de genel ve temel kural, örnek verdiğimiz biçimdedir.

Kurban Bayramı'nda, adak kurban kesilmesinde, Muharrem kurbanında, Nevruz ve Hızır İlyas ve ziyaret kurbanlarında sadece deyiş ve düvazlar ve dualar okunur.

(Bu örnekte anlatılan cem; her yer için geçerli değildir. Özellikle dualar, diğer bölgelerde değişir. Dua sonlarında, dedelerin ocak büyükleri de duaya eklenir.

Bugün Ocakzade denilen, eskiden genellikle “Sufi sürekleri” olarak adlandırılan kesimler Hacı Bektaş Veli dışından, soyları 12 İmamlara bağlanan dedeler grubu olarak Alevilerin önemli bir bölümünü denetim altına almışlardır. Temeli aynı olmakla birlikte, bu Ocakzade kesimi ile Çelebi kesimi arasında uygulamada bazı farklılıklar görülür.)

Ebuzer:


   Teşekkürler paylaşımın için..

Ehl-i Beyt Aşığı:
.......

Navigasyon

[0] Mesajlar